Bir zamanlar yalnızlık, bir köy evinin sessizliğinde, şehirden uzak bir dağın yamacında ya da gecenin derinliğinde hissedilirdi. Şimdi ise kalabalığın tam ortasında, yüzlerce insanın arasında, sürekli çevrimiçi olmanın içinde büyüyor. Artık yalnızlık bir yokluk değil, tam tersine fazlalığın içindeki eksikliktir.
Telefonumuz çalıyor, bildirimler yağıyor, sohbet pencereleri açık… ama içimizde hep aynı sessizlik: kimse kimseye gerçekten dokunmuyor. Çünkü dijital çağın insanı temas etmekten değil, temas edilmekten korkuyor. Sürekli konuşuyoruz ama duymuyoruz; paylaşıyoruz ama paylaşamıyoruz. Bu da modern çağın en ironik gerçeği: yalnızlık artık kişisel değil, kolektif bir deneyim.
Eskiden yalnızlık bir seçimdi; şimdi ise bir zorunluluk gibi içimize kazınmış. İnsan kalabalıkla var olmayı öğrendi ama kalabalıkta kendini kaybetmemeyi unuttu. Herkesin birbirine benzediği, aynı cümleleri kurduğu, aynı fotoğrafları paylaştığı bir dünyada, farklı olmak bile bir çeşit yalnızlık hâline geldi.
Belki de çağın en ağır yükü, “anlaşılamama” duygusudur. İnsan artık yalnız kalmaktan değil, kimse tarafından görülmemekten korkuyor. Çünkü görünürlük çağında görünmemek, yok olmakla eş anlamlı. Ama ne tuhaf: Bazen en görünür hâlimiz, en sahte maskemiz oluyor.
Modern insan, bir kahve kupasının buharında huzur arıyor; ama aynı anda o anı paylaşmak için telefonuna uzanıyor. Oysa yalnızlığın kıymeti, kimseyle paylaşmadığın birkaç sessiz saniyede saklıdır.
Yalnızlık, bir eksiklik değil; bazen bir arınma biçimidir. Düşünmenin, derinleşmenin, kendinle yüzleşmenin tek yolu. Fakat biz, yalnızlıkla dost olmayı unuttukça, kalabalıkların içinde daha da küçülüyoruz.
Belki de yapılması gereken, yalnızlıktan kaçmak değil, onunla barışmak. Çünkü insan yalnızken susmayı öğrenir; susunca dinlemeyi; dinleyince anlamayı. Ve anlamak, her çağda olduğu gibi, hâlâ insan olmanın en zor ve en güzel hâlidir.
Adem GÜNGÖR-2025/Ekim


Yorum yazabilmek için oturum açmalısınız.