Kategori arşivi: YAZILARIM

QARABAŞLI (QEREBAŞİ) AŞİRETİNİN TARİHSEL KÖKENİ VE HORASAN GÖÇLERİ ÜZERİNE BİR DEĞERLENDİRME

QARABAŞİ (QEREBAŞİ) AŞİRETİNİN TARİHSEL KÖKENİ VE HORASAN GÖÇLERİ ÜZERİNE BİR DEĞERLENDİRME

Qarabaşlı (Qerebaşlı/Qerebaşi) aşireti, Türkiye’de Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu Bölgeleri Horasan coğrafyası arasında tarihsel bağları bulunan önemli Kürt aşiretlerinden biridir. Safevi Devleti’nin kuruluş süreciyle birlikte  kuzeydoğusuna yönelen aşiret hareketleri içerisinde Qarabaşlıların önemli bir yer tuttuğu görülmektedir. İranlı yazar Ebulfezl Qasimi’nin Xaverane Guhere Naşfnaxte adlı eseri başta olmak üzere çeşitli tarihsel kaynaklar ışığında Qarabaşlı aşiretinin kökeni, Horasan’a göçü, Dergez ve Bojnurd çevresindeki yerleşimleri ile etnik ve sosyolojik yapısı incelediğimizde aşiretin tarihsel süreç içerisinde Kürt, Türkmen ve Afşar kimlikleri arasında farklı biçimlerde tanımlandığını; buna rağmen özellikle Anadolu’daki kollarının Kurmancî konuşan Şafii Kürt topluluklarıyla güçlü bağlarını koruduğunu ortaya koymaktadır.
Ortadoğu ve İran coğrafyasında aşiret yapıları yalnızca toplumsal organizasyon biçimi değil, aynı zamanda siyasal ve askerî düzenin de önemli unsurlarından biri olmuştur. Özellikle Safevi Devleti’nin kuruluş sürecinde Anadolu’dan Horasan bölgesine gerçekleştirilen zorunlu veya stratejik göçler, günümüzde dahi etkileri süren yeni aşiret yerleşimlerini ortaya çıkarmıştır. Qarabaşlı (Qerebaşlı) aşireti de bu tarihsel hareketlilik içerisinde dikkat çeken topluluklardan biridir.
Horasan bölgesinde yaşayan Kürt aşiretleri üzerine yapılan çalışmalar, Safevi yönetiminin özellikle sınır güvenliği amacıyla Kürt aşiretlerini Özbek ve Türkmen saldırılarına karşı tampon güç olarak kullandığını göstermektedir (Bruinessen, 2003). Qerbaşi aşiretinin Horasan’daki tarihsel varlığı da bu bağlam içerisinde değerlendirilmelidir.

Aşiretin Kökeni                                           

İranlı araştırmacı Ebulfezl Qasimi, Xaverane Guhere Naşfnaxte adlı eserinde Qarabaşlı aşiretinin soyunu Ebu Müslim Horasani’ye dayandırmaktadır (Qasimi, 1970). Bu tür soy anlatıları, aşiretlerin tarihsel meşruiyetlerini güçlendirme amacı taşıyan geleneksel anlatılar olarak değerlendirilebilir. Ancak bu rivayetler aynı zamanda aşiretin Horasan coğrafyasıyla erken dönemden itibaren ilişkilendirildiğini de göstermektedir.
Qasimi’ye göre aşiretin ana yurdu Anadolu’nun doğusu, yani Türkiyenin Doğu Anadolu Bölgesi’dir. Safevi Devleti’nin kuruluşundan sonra aşiret İran’ın kuzeydoğusuna göç ederek Bonjurda ve çevresine yerleşmiştir. Bu göç, yalnızca demografik bir hareketlilik değil; aynı zamanda Safevi devletinin askerî iskân politikalarının bir sonucudur.
Martin van Bruinessen’e göre Safevi yönetimi, Kürt aşiretlerini Horasan bölgesine yerleştirerek Özbek akınlarına karşı sınır güvenliğini sağlamayı hedeflemiştir (Bruinessen, 2003). Qarabaşlıların Dergez ve Hezar Mescid çevresine yerleştirilmesi de bu stratejinin bir parçası olarak değerlendirilebilir.

Ayrıca aşiretin Irak ve Suriye toprakları içerisinde bulunan Mezopotamya kökenli olduğuyla ilgilide çok fazla sözlü tarih rivayeti dillendirilmekle beraber bunların hepsi kaynak gösterilmeye muhtaçtır. Bütün bunlar için çok geniş çaplı arşiv çalışmalarına ihtiyaç vardır.

Horasan’a Göç ve Yerleşim Süreci 

Qarabaşlı aşireti, Aladağ (Aladax) sıradağlarının kuzeybatı eteklerine yerleşmiş ve Bojnurd’un güneyinde Qarabaşlı köy-kalesini kurmuştur. Bu yerleşim, aşiretin hem askerî hem de sosyoekonomik bir merkez oluşturduğunu göstermektedir.
Safevi hükümdarı Şah Abbas döneminde aşiretin devlet hizmetinde etkin rol aldığı anlaşılmaktadır. Rehman Quli Sultan Qarabaşlı’nın Safevi emirleri arasında yer alması, aşiretin yalnızca yerel bir topluluk olmadığını; aynı zamanda merkezî yönetimle ilişki kurabilen askerî bir yapı taşıdığını göstermektedir.
17. yüzyıl ortalarında Qarabaşlılar; Utanlı ve Sarvanlı aşiretleriyle birlikte Dergez sınır hattına göç etmişlerdir. Bu süreçte Özbek ve Türkmen saldırılarına karşı savunma hattı oluşturdukları anlaşılmaktadır. Hezar Mescid dağlarının güneyi ile Meşhed çevresine yerleşmeleri, Safevi sınır politikasının aşiret temelli güvenlik anlayışını ortaya koymaktadır.

Aşiret İçindeki Siyasal Bölünmeler

Kaynaklarda, 1650 yılı civarında Qarabaşlı aşiretinin farklı kollara ayrıldığı belirtilmektedir. Aşiretin bir bölümü Ahmedlu, Papalu, Emerli ve Gündüzlü Türk aşiretleriyle ittifak kurarken; diğer kısmı Çapişlu öncülüğünde Zenganlı, Utanlı ve Bacvanlı Kürt aşiretleriyle birlik oluşturmuştur.
Bu durum, Horasan’daki aşiret yapılarının katı etnik sınırlar taşımadığını göstermektedir. Siyasal ve askerî koşullar doğrultusunda Kürt, Türkmen ve Afşar aşiretleri arasında dönemsel ittifaklar gelişebilmiştir. Nitekim Seyyid Ali Mirniya’nın eserlerinde Qarabaşlıların bazen Afşar, bazen Türkmen, bazen de Şadıllı Kürtlerinin bir kolu olarak tanımlanması bu geçişken yapıyı ortaya koymaktadır (Mirniya, 1977; 1990; 2002).

Türkiye’deki Qarabaşlı/Qerebaşi Aşireti Yerleşim Dağılımı.                             

Türkiye’de Bingöl Merkez, Adaklı, Karlıova; Erzurum; Tekman, Çat ve Hınıs, Muş; Varto ve Bulanık, Diyarbakır;Ergani, Elazığ; Kovancılar, Ağrı;Eleşkirt ve hatta Adıyaman; Gerger ilçesinde de bazı Qerbaşi köylerinin olduğunu aynı zamanda bu bölgelerde yaşayan Qerebaşiyan topluluklarının Horasan’daki Qarabaşlılarla tarihsel bağ taşıdığı düşünülmektedir. Bu topluluklar genellikle Kurmancî konuşmakta ve Şafii mezhebine bağlı bulunmaktadır. Ayrıca aşiretin günümüzde Türkiye’de İstanbul başta olmak üzere Ankara, Bursa, İzmir, Kocaeli, Malatya ve Konya gibi daha bir çok şehirde kalabalık bir nüfusa sahip olduğu gözlenmektedir.

Sonuç olarak Qarabaşlı-Karabaşi yada Qerbaşi (Qerebaşlı) aşireti, Anadolu ile Horasan arasında şekillenen tarihsel Kürt aşiret hareketlerinin önemli örneklerinden biridir. Safevi dönemindeki iskân politikaları doğrultusunda Horasan’a yerleştirilen aşiret, zamanla bölgenin askerî ve toplumsal yapısında etkili bir unsur hâline gelmiştir.
Kaynaklarda aşiretin farklı etnik kategoriler içerisinde değerlendirilmesi, Horasan’daki aşiret yapılarının karmaşık ve çok katmanlı karakterini göstermektedir. Bununla birlikte aşiretin Anadolu’daki kollarının Kurmancî konuşan Şafii Kürt topluluklarıyla olan güçlü bağları dikkat çekmektedir.
Qarabaşlı aşireti üzerine yapılacak yeni arşiv çalışmaları, özellikle İran kaynaklarının sistematik incelenmesiyle birlikte Horasan Kürtlerinin tarihine dair önemli katkılar sağlayacaktır.

Kaynakça                                                   Bruinessen, M. van. (2003). Ağa, şeyh ve devlet. İstanbul: İletişim Yayınları.         Demir, Cüneyt. (2018). Tekman tarihi. Resse Yayınları / İstanbul.
Mirniya, S. A. (1977). Serdarane ez Ilad ve Tewaffe Dergez der Kidmete Mihen. Meşhed.
Mirniya, S. A. (1990). Ilha ve Taffehiiye Eşafre Xorasan. Meşhed.
Mirniya, S. A. (2002). Ilad ve Tewaffe Dergez (Cilt 2). Meşhed.
Qasimi, E. (1970). Xaverane Guhere Naşfnaxte. Tahran.
Temo, S. (2012). Kürt aşiretleri ve tarihsel yapıları üzerine incelemeler. İstanbul: Avesta Yayınları.

Adem GÜNGÖR
Eğitimci 

 

Günümüz Türkiye’sinde Öğretmen ve Öğretmenlik Mesleği

Öğretmenlik, insanlık tarihinin en kadim mesleklerinden biridir. Her toplumun gelişmişlik düzeyi, öğretmenine verdiği değerle doğru orantılıdır. Ancak günümüz Türkiye’sinde öğretmenlik mesleği, bu yüce anlamına rağmen ciddi bir dönüşüm, hatta kimlik kriziyle karşı karşıyadır.

Bir zamanlar “mürekkep yalamış insan” olarak saygı gören öğretmen, bugün kimi zaman sadece bir memur statüsünde görülüyor. Toplumun değişen değer yargıları, dijital kültürün hızla yükselmesi ve ekonomik sıkıntılar, öğretmenin toplumdaki konumunu zayıflattı. Öğretmen artık yalnızca bilgiyi aktaran değil; aynı zamanda rehber, psikolog, sosyolog ve zaman zaman aile danışmanı olarak da görev yapmak zorunda kalıyor.

OECD’nin 2024 verilerine göre Türkiye, öğretmen maaşlarının alım gücü bakımından Avrupa’da son sıralarda yer alıyor. Yeni atanan bir öğretmen, ortalama kamu çalışanı gelirinin altında maaş alıyor. Bu durum, mesleğin cazibesini azaltıyor ve özellikle nitelikli gençlerin eğitim fakültelerine yönelmesini engelliyor. Birçok öğretmen, geçim derdiyle ikinci bir iş yapmak zorunda kalıyor. Bu tablo, öğretmenin asli görevine yoğunlaşmasını da zorlaştırıyor.

 Son yıllarda sık sık değişen eğitim sistemi, öğretmenleri en çok yoran konuların başında geliyor. Müfredat değişiklikleri, merkezi sınav baskısı, ölçme-değerlendirme karmaşası, öğretmeni pedagojik üretimden uzaklaştırıyor. Öğretmen artık “öğretmekten” çok “belge dolduran”, “form tamamlayan”, “rapor yazan” bir bürokratik figüre dönüştürülüyor. Bu durum, öğretmen tükenmişliğini derinleştiriyor.

Yapay zekâ, dijital eğitim platformları ve uzaktan öğrenme uygulamaları öğretmenlik mesleğinin doğasını değiştiriyor. Artık bilgiye ulaşmak kolay ama bilgiyi anlamlandırmak zor. Bu noktada öğretmenin rolü, “bilgi kaynağı” olmaktan “bilgi rehberi” olmaya evriliyor. Ancak Türkiye’de dijital dönüşüm süreci eşitsiz ilerliyor; bazı öğretmenler teknolojiyi etkin kullanabilirken, kırsal bölgelerdeki öğretmenler hâlâ temel araç-gereç eksikliğiyle mücadele ediyor.

Yapılan araştırmalar, Türkiye’de öğretmenlerin yüzde 60’tan fazlasının iş doyumunun düşük, mesleki motivasyonunun zayıf olduğunu gösteriyor. Artan idari baskılar, veli tutumları ve öğrencilerdeki disiplin sorunları öğretmenleri yalnızlaştırıyor. Özellikle kırsalda görev yapan öğretmenler, hem sosyal hem mesleki olarak izole bir hayat sürüyor.

 Tüm bu zorluklara rağmen öğretmenlik hâlâ “insana dokunan” nadir mesleklerden biridir. Türkiye’de öğretmenler, her türlü imkânsızlığa rağmen sınıfa girdiğinde çocukların gözlerindeki ışığı yeniden yakabiliyor. Bu ışık, aslında bir ülkenin geleceğini aydınlatıyor. Eğitim politikalarının sürdürülebilir, katılımcı ve öğretmen merkezli hale gelmesi; öğretmenliğin yeniden saygın bir konuma ulaşmasının tek yoludur.

 Adem GÜNGÖR/24 Kasım 2025

Yalnız ve Eğitimci İnsan

Sınıfta kalabalık, ruhunda sessizlik taşıyanların hikâyesi…

Eğitimci olmak, çoğu insanın sandığından daha yalnız bir uğraştır. Sınıf doludur, koridorlar seslidir, teneffüslerde yüzlerce öğrenci yanınızdan koşarak geçer; ama bazen öğretmenin içinden geçen duygu sadece şudur:
“Beni gerçekten anlayan var mı?”

Çünkü öğretmenlik, kalabalığın içinde yapılır; ama çoğu gece, sessizlikte taşınır. Gün içinde onlarca öğrencinin gözünün içine bakarsınız, cümleler kurarsınız, umut aşılamaya çalışırsınız. Fakat günün sonunda herkes gider ve sınıf boş kalır. İşte o boşlukta ortaya çıkar öğretmenin en sahici hâli: yalnız ve düşünen insan.
Bu yalnızlık, bir terk edilmişlik değil; daha çok omuzlarındaki sorumluluğun ağırlığıyla baş başa kalmak gibidir.

Öğretmen çoğu zaman güçlü görünmek zorundadır; çünkü onun yorgunluğu öğrencinin gözünde “umut kaybına” dönüşebilir. Bu yüzden içinden geçeni söylemez. Sınıfa kırgın girse bile ses tonunu düzeltir, yüzüne bir tebessüm yerleştirir. Çünkü bilir: Öğrencinin dünyasında bazen bir öğretmenin gülümsemesi, bütün bir hayatı iyileştirebilir.

Ama işte tam da bu yüzden yalnızdır eğitimci insan.
Kimi zaman kendi duygusunu askıya alır, başkalarının yarasını sarar.
Kendi içindeki fırtınayı susturur, öğrencinin küçük bir sorusuna bile cevap olmaya çalışır.
Belki kimse görmez ama her öğretmenin içinde sessizce sorulan bir soru vardır:
“Bunca emek, kalplere gerçekten dokunuyor mu?”

Yalnızlık, eğitimcinin en büyük düşmanı değildir aslında.
Bazen en sadık yol arkadaşıdır.
Çünkü yalnız kalan öğretmen, kendini yeniden dinler.
Neden bu meslekte olduğunu hatırlar.
Bir öğrencinin sessiz teşekküründe, bir defterin kenarına yazılmış o küçük “Hocam iyi ki varsınız” cümlesinde, yalnızlığının çatlaklarından sızan ışığı fark eder.

Modern zamanlarda öğretmenliğin yalnızlığı biraz daha derinleşti.
Velinin beklentisi arttı, sistemin yükü büyüdü, saygı yer yer azaldı.
Ama yine de sınıfa girdiğinde göz göze geldiği öğrencinin bakışında bir şey değişmedi: umut.

İşte bu yüzden eğitimci insanın yalnızlığı, bir geri çekilme değil; kendini tüketmeden var olma çabasıdır.
Belki kalabalık alkışlamaz onu, belki manşetlere çıkarılmaz; ama bir çocuğun hayata tutunma sebebi olur.
Ve bazen insanı en çok onaran şey alkış değil, sessizce büyüyen bir etkidir.

Sonunda öğretmen şunu kabul eder:
Yalnızlık, onun zayıflığı değil; içten içe güç aldığı derin bir odadır.
O odada yeniden düşünür, yeniden sabreder, yeniden umuda tutunur.
Ve ertesi sabah yine sınıfa girer.
Belki biraz yorgun… ama hâlâ inanan bir kalple.

Adem Güngör/Kasım-2025

Yalnızlık Metaforunda Günümüz İnsanı

Bir zamanlar yalnızlık, bir köy evinin sessizliğinde, şehirden uzak bir dağın yamacında ya da gecenin derinliğinde hissedilirdi. Şimdi ise kalabalığın tam ortasında, yüzlerce insanın arasında, sürekli çevrimiçi olmanın içinde büyüyor. Artık yalnızlık bir yokluk değil, tam tersine fazlalığın içindeki eksikliktir.

Telefonumuz çalıyor, bildirimler yağıyor, sohbet pencereleri açık… ama içimizde hep aynı sessizlik: kimse kimseye gerçekten dokunmuyor. Çünkü dijital çağın insanı temas etmekten değil, temas edilmekten korkuyor. Sürekli konuşuyoruz ama duymuyoruz; paylaşıyoruz ama paylaşamıyoruz. Bu da modern çağın en ironik gerçeği: yalnızlık artık kişisel değil, kolektif bir deneyim.

Eskiden yalnızlık bir seçimdi; şimdi ise bir zorunluluk gibi içimize kazınmış. İnsan kalabalıkla var olmayı öğrendi ama kalabalıkta kendini kaybetmemeyi unuttu. Herkesin birbirine benzediği, aynı cümleleri kurduğu, aynı fotoğrafları paylaştığı bir dünyada, farklı olmak bile bir çeşit yalnızlık hâline geldi.

Belki de çağın en ağır yükü, “anlaşılamama” duygusudur. İnsan artık yalnız kalmaktan değil, kimse tarafından görülmemekten korkuyor. Çünkü görünürlük çağında görünmemek, yok olmakla eş anlamlı. Ama ne tuhaf: Bazen en görünür hâlimiz, en sahte maskemiz oluyor.

Modern insan, bir kahve kupasının buharında huzur arıyor; ama aynı anda o anı paylaşmak için telefonuna uzanıyor. Oysa yalnızlığın kıymeti, kimseyle paylaşmadığın birkaç sessiz saniyede saklıdır.
Yalnızlık, bir eksiklik değil; bazen bir arınma biçimidir. Düşünmenin, derinleşmenin, kendinle yüzleşmenin tek yolu. Fakat biz, yalnızlıkla dost olmayı unuttukça, kalabalıkların içinde daha da küçülüyoruz.

Belki de yapılması gereken, yalnızlıktan kaçmak değil, onunla barışmak. Çünkü insan yalnızken susmayı öğrenir; susunca dinlemeyi; dinleyince anlamayı. Ve anlamak, her çağda olduğu gibi, hâlâ insan olmanın en zor ve en güzel hâlidir.

Yeni Maarif Modeli ve Görünmeyen Yorgunluk: Öğretmeni Konuşmadan Bu Ülke Eğitimini Konuşamaz

Türkiye’de eğitim sisteminden bahsetmek artık sadece akademik bir başlık değil; insan ruhunun dayanma sınırlarını tartışmak anlamına geliyor. Çünkü bu ülkede müfredatlar sık sık değişiyor, sertifikalar yenileniyor, vizyon belgeleri güncelleniyor. Fakat değişmeyen tek şey var: aynı sınıfta, aynı gözlerle ve aynı inatla durmaya çalışan öğretmen.

Yeni Maarif Modeli, kâğıt üzerinde önemli bir iddia taşıyor. “Değer temelli, kültürel köklerle uyumlu, beceri odaklı” bir dönüşümden söz ediliyor. Ancak sahada — okul koridorlarında, akşam veli mesajlarına cevap vermek zorunda kalan öğretmenin zihninde — şu sessiz soru dolaşıyor:

“Bu model öğretmenin emeğini talep ediyor, peki öğretmenin ruhunu dikkate alıyor mu?”

Çünkü bugün öğretmen tükenmişliği, artık sadece fazla ders yüküyle açıklanacak bir durum değil.
Bu bir yalnızlık meselesi.
Anlatılmayan bir psikolojik görünmezlik.
“Ne kadar çabalarsam çabalayayım, dengeleri değiştirmeye gücüm yetmiyor” hissi.

Yeni model, öğretmenin rolünü büyütüyor: artık sadece ders anlatan değil, karakter rehberi, sosyal duygusal destek sunan, kadim değer taşıyıcısı, teknolojiye hâkim bir öncü olması bekleniyor.
Öğretmen buna zaten itiraz etmiyor.
Asıl itiraz şu cümlede gizli:

“Ben hazırım ama sistem beni yalnız bırakırsa, bu dönüşümü kimle gerçekleştireceğim?”

Gerçek şu ki, hiçbir eğitim reformu, öğretmeni yalnız bırakarak hayata geçmez.
Bir modelin ideal olmasının bir önemi yoktur; eğer o ideali taşıyacak insanın gücü yavaşça sönüyorsa.

Bu yüzden Yeni Maarif Modeli üzerine yapılan her tartışmada önce şu soruyu sormak gerekir:
Bu modelin merkezinde öğretmen var mı, yoksa sadece üzerinde yük taşıyan kişi mi?

Çünkü bu ülkede en derin çöküş, öğretmenin umut kaybıyla başlar — ve o çöküş sessizdir.
Bağırmaz, bildirge yazmaz, manşet olmaz.
Sadece bir gün sınıfa girer ve artık sadece “konuşması gerekeni” konuşur, “inandığını” değil.

Ve eğitim dediğimiz şey tam da o anda bitmeye başlar.

Adem Güngör-25.10.2025