Kategori arşivi: YAZILARIM

Günümüz Türkiye’sinde Öğretmen ve Öğretmenlik Mesleği


Öğretmenlik, insanlık tarihinin en kadim mesleklerinden biridir. Her toplumun gelişmişlik düzeyi, öğretmenine verdiği değerle doğru orantılıdır. Ancak günümüz Türkiye’sinde öğretmenlik mesleği, bu yüce anlamına rağmen ciddi bir dönüşüm, hatta kimlik kriziyle karşı karşıyadır.

Bir zamanlar “mürekkep yalamış insan” olarak saygı gören öğretmen, bugün kimi zaman sadece bir memur statüsünde görülüyor. Toplumun değişen değer yargıları, dijital kültürün hızla yükselmesi ve ekonomik sıkıntılar, öğretmenin toplumdaki konumunu zayıflattı. Öğretmen artık yalnızca bilgiyi aktaran değil; aynı zamanda rehber, psikolog, sosyolog ve zaman zaman aile danışmanı olarak da görev yapmak zorunda kalıyor.

OECD’nin 2024 verilerine göre Türkiye, öğretmen maaşlarının alım gücü bakımından Avrupa’da son sıralarda yer alıyor. Yeni atanan bir öğretmen, ortalama kamu çalışanı gelirinin altında maaş alıyor. Bu durum, mesleğin cazibesini azaltıyor ve özellikle nitelikli gençlerin eğitim fakültelerine yönelmesini engelliyor. Birçok öğretmen, geçim derdiyle ikinci bir iş yapmak zorunda kalıyor. Bu tablo, öğretmenin asli görevine yoğunlaşmasını da zorlaştırıyor.

 Son yıllarda sık sık değişen eğitim sistemi, öğretmenleri en çok yoran konuların başında geliyor. Müfredat değişiklikleri, merkezi sınav baskısı, ölçme-değerlendirme karmaşası, öğretmeni pedagojik üretimden uzaklaştırıyor. Öğretmen artık “öğretmekten” çok “belge dolduran”, “form tamamlayan”, “rapor yazan” bir bürokratik figüre dönüştürülüyor. Bu durum, öğretmen tükenmişliğini derinleştiriyor.

Yapay zekâ, dijital eğitim platformları ve uzaktan öğrenme uygulamaları öğretmenlik mesleğinin doğasını değiştiriyor. Artık bilgiye ulaşmak kolay ama bilgiyi anlamlandırmak zor. Bu noktada öğretmenin rolü, “bilgi kaynağı” olmaktan “bilgi rehberi” olmaya evriliyor. Ancak Türkiye’de dijital dönüşüm süreci eşitsiz ilerliyor; bazı öğretmenler teknolojiyi etkin kullanabilirken, kırsal bölgelerdeki öğretmenler hâlâ temel araç-gereç eksikliğiyle mücadele ediyor.

Yapılan araştırmalar, Türkiye’de öğretmenlerin yüzde 60’tan fazlasının iş doyumunun düşük, mesleki motivasyonunun zayıf olduğunu gösteriyor. Artan idari baskılar, veli tutumları ve öğrencilerdeki disiplin sorunları öğretmenleri yalnızlaştırıyor. Özellikle kırsalda görev yapan öğretmenler, hem sosyal hem mesleki olarak izole bir hayat sürüyor.

 Tüm bu zorluklara rağmen öğretmenlik hâlâ “insana dokunan” nadir mesleklerden biridir. Türkiye’de öğretmenler, her türlü imkânsızlığa rağmen sınıfa girdiğinde çocukların gözlerindeki ışığı yeniden yakabiliyor. Bu ışık, aslında bir ülkenin geleceğini aydınlatıyor. Eğitim politikalarının sürdürülebilir, katılımcı ve öğretmen merkezli hale gelmesi; öğretmenliğin yeniden saygın bir konuma ulaşmasının tek yoludur.

 Adem GÜNGÖR/24 Kasım 2025

Yalnız ve Eğitimci İnsan


Sınıfta kalabalık, ruhunda sessizlik taşıyanların hikâyesi…

Eğitimci olmak, çoğu insanın sandığından daha yalnız bir uğraştır. Sınıf doludur, koridorlar seslidir, teneffüslerde yüzlerce öğrenci yanınızdan koşarak geçer; ama bazen öğretmenin içinden geçen duygu sadece şudur:
“Beni gerçekten anlayan var mı?”

Çünkü öğretmenlik, kalabalığın içinde yapılır; ama çoğu gece, sessizlikte taşınır. Gün içinde onlarca öğrencinin gözünün içine bakarsınız, cümleler kurarsınız, umut aşılamaya çalışırsınız. Fakat günün sonunda herkes gider ve sınıf boş kalır. İşte o boşlukta ortaya çıkar öğretmenin en sahici hâli: yalnız ve düşünen insan.
Bu yalnızlık, bir terk edilmişlik değil; daha çok omuzlarındaki sorumluluğun ağırlığıyla baş başa kalmak gibidir.

Öğretmen çoğu zaman güçlü görünmek zorundadır; çünkü onun yorgunluğu öğrencinin gözünde “umut kaybına” dönüşebilir. Bu yüzden içinden geçeni söylemez. Sınıfa kırgın girse bile ses tonunu düzeltir, yüzüne bir tebessüm yerleştirir. Çünkü bilir: Öğrencinin dünyasında bazen bir öğretmenin gülümsemesi, bütün bir hayatı iyileştirebilir.

Ama işte tam da bu yüzden yalnızdır eğitimci insan.
Kimi zaman kendi duygusunu askıya alır, başkalarının yarasını sarar.
Kendi içindeki fırtınayı susturur, öğrencinin küçük bir sorusuna bile cevap olmaya çalışır.
Belki kimse görmez ama her öğretmenin içinde sessizce sorulan bir soru vardır:
“Bunca emek, kalplere gerçekten dokunuyor mu?”

Yalnızlık, eğitimcinin en büyük düşmanı değildir aslında.
Bazen en sadık yol arkadaşıdır.
Çünkü yalnız kalan öğretmen, kendini yeniden dinler.
Neden bu meslekte olduğunu hatırlar.
Bir öğrencinin sessiz teşekküründe, bir defterin kenarına yazılmış o küçük “Hocam iyi ki varsınız” cümlesinde, yalnızlığının çatlaklarından sızan ışığı fark eder.

Modern zamanlarda öğretmenliğin yalnızlığı biraz daha derinleşti.
Velinin beklentisi arttı, sistemin yükü büyüdü, saygı yer yer azaldı.
Ama yine de sınıfa girdiğinde göz göze geldiği öğrencinin bakışında bir şey değişmedi: umut.

İşte bu yüzden eğitimci insanın yalnızlığı, bir geri çekilme değil; kendini tüketmeden var olma çabasıdır.
Belki kalabalık alkışlamaz onu, belki manşetlere çıkarılmaz; ama bir çocuğun hayata tutunma sebebi olur.
Ve bazen insanı en çok onaran şey alkış değil, sessizce büyüyen bir etkidir.

Sonunda öğretmen şunu kabul eder:
Yalnızlık, onun zayıflığı değil; içten içe güç aldığı derin bir odadır.
O odada yeniden düşünür, yeniden sabreder, yeniden umuda tutunur.
Ve ertesi sabah yine sınıfa girer.
Belki biraz yorgun… ama hâlâ inanan bir kalple.

Adem Güngör/Kasım-2025

Yalnızlık Metaforunda Günümüz İnsanı


Bir zamanlar yalnızlık, bir köy evinin sessizliğinde, şehirden uzak bir dağın yamacında ya da gecenin derinliğinde hissedilirdi. Şimdi ise kalabalığın tam ortasında, yüzlerce insanın arasında, sürekli çevrimiçi olmanın içinde büyüyor. Artık yalnızlık bir yokluk değil, tam tersine fazlalığın içindeki eksikliktir.

Telefonumuz çalıyor, bildirimler yağıyor, sohbet pencereleri açık… ama içimizde hep aynı sessizlik: kimse kimseye gerçekten dokunmuyor. Çünkü dijital çağın insanı temas etmekten değil, temas edilmekten korkuyor. Sürekli konuşuyoruz ama duymuyoruz; paylaşıyoruz ama paylaşamıyoruz. Bu da modern çağın en ironik gerçeği: yalnızlık artık kişisel değil, kolektif bir deneyim.

Eskiden yalnızlık bir seçimdi; şimdi ise bir zorunluluk gibi içimize kazınmış. İnsan kalabalıkla var olmayı öğrendi ama kalabalıkta kendini kaybetmemeyi unuttu. Herkesin birbirine benzediği, aynı cümleleri kurduğu, aynı fotoğrafları paylaştığı bir dünyada, farklı olmak bile bir çeşit yalnızlık hâline geldi.

Belki de çağın en ağır yükü, “anlaşılamama” duygusudur. İnsan artık yalnız kalmaktan değil, kimse tarafından görülmemekten korkuyor. Çünkü görünürlük çağında görünmemek, yok olmakla eş anlamlı. Ama ne tuhaf: Bazen en görünür hâlimiz, en sahte maskemiz oluyor.

Modern insan, bir kahve kupasının buharında huzur arıyor; ama aynı anda o anı paylaşmak için telefonuna uzanıyor. Oysa yalnızlığın kıymeti, kimseyle paylaşmadığın birkaç sessiz saniyede saklıdır.
Yalnızlık, bir eksiklik değil; bazen bir arınma biçimidir. Düşünmenin, derinleşmenin, kendinle yüzleşmenin tek yolu. Fakat biz, yalnızlıkla dost olmayı unuttukça, kalabalıkların içinde daha da küçülüyoruz.

Belki de yapılması gereken, yalnızlıktan kaçmak değil, onunla barışmak. Çünkü insan yalnızken susmayı öğrenir; susunca dinlemeyi; dinleyince anlamayı. Ve anlamak, her çağda olduğu gibi, hâlâ insan olmanın en zor ve en güzel hâlidir.

Yeni Maarif Modeli ve Görünmeyen Yorgunluk: Öğretmeni Konuşmadan Bu Ülke Eğitimini Konuşamaz


Türkiye’de eğitim sisteminden bahsetmek artık sadece akademik bir başlık değil; insan ruhunun dayanma sınırlarını tartışmak anlamına geliyor. Çünkü bu ülkede müfredatlar sık sık değişiyor, sertifikalar yenileniyor, vizyon belgeleri güncelleniyor. Fakat değişmeyen tek şey var: aynı sınıfta, aynı gözlerle ve aynı inatla durmaya çalışan öğretmen.

Yeni Maarif Modeli, kâğıt üzerinde önemli bir iddia taşıyor. “Değer temelli, kültürel köklerle uyumlu, beceri odaklı” bir dönüşümden söz ediliyor. Ancak sahada — okul koridorlarında, akşam veli mesajlarına cevap vermek zorunda kalan öğretmenin zihninde — şu sessiz soru dolaşıyor:

“Bu model öğretmenin emeğini talep ediyor, peki öğretmenin ruhunu dikkate alıyor mu?”

Çünkü bugün öğretmen tükenmişliği, artık sadece fazla ders yüküyle açıklanacak bir durum değil.
Bu bir yalnızlık meselesi.
Anlatılmayan bir psikolojik görünmezlik.
“Ne kadar çabalarsam çabalayayım, dengeleri değiştirmeye gücüm yetmiyor” hissi.

Yeni model, öğretmenin rolünü büyütüyor: artık sadece ders anlatan değil, karakter rehberi, sosyal duygusal destek sunan, kadim değer taşıyıcısı, teknolojiye hâkim bir öncü olması bekleniyor.
Öğretmen buna zaten itiraz etmiyor.
Asıl itiraz şu cümlede gizli:

“Ben hazırım ama sistem beni yalnız bırakırsa, bu dönüşümü kimle gerçekleştireceğim?”

Gerçek şu ki, hiçbir eğitim reformu, öğretmeni yalnız bırakarak hayata geçmez.
Bir modelin ideal olmasının bir önemi yoktur; eğer o ideali taşıyacak insanın gücü yavaşça sönüyorsa.

Bu yüzden Yeni Maarif Modeli üzerine yapılan her tartışmada önce şu soruyu sormak gerekir:
Bu modelin merkezinde öğretmen var mı, yoksa sadece üzerinde yük taşıyan kişi mi?

Çünkü bu ülkede en derin çöküş, öğretmenin umut kaybıyla başlar — ve o çöküş sessizdir.
Bağırmaz, bildirge yazmaz, manşet olmaz.
Sadece bir gün sınıfa girer ve artık sadece “konuşması gerekeni” konuşur, “inandığını” değil.

Ve eğitim dediğimiz şey tam da o anda bitmeye başlar.

Adem Güngör-25.10.2025